Tarih : 06.02.2021 - 14:38 Yorum : 0

Cenneti Beklerken (2006) Filmi Üzerine

2006 yılı Aralık ayında Türk-Macar ortak yapımı olarak gösterime giren, “Cenneti Beklerken” filmi, Türk sinemasının en özgün temaya sahip filmi olarak karşımıza çıkıyor. Usta yönetmen Derviş Zaim'in beyazperdeye aktardığı 107 dakikalık bu filmin başrollerini ise Serhat Tutumluer ile Melisa Sözen paylaşmış. 14. Antalya Film Festivali’nde birçok ödül alan yapıt, dünya sineması için de önemli bir zenginlik kaynağı. Evet gelin bu filme üç boyutlu bir bakışta biz atalım...

Cenneti Beklerken (2006) Filmi Üzerine

Derviş Zaim’in ismini 1996 yılında Tabutta Rövaşata filmi ile tanıdık. Aradan geçen 5 yıl sonra Filler ve Çimen filmi, 1 yıl sonra Paralel Yolculuklar, 2 yıl sonra Çamur, 3 yıl sonra Cenneti Beklerken filmi ile adeta hayran olduk. Bugün 2021 yılındayız ve daha üzerine konuşmamız gereken Nokta (2008), Gölgeler ve Suretler (2011), Devir (2012), Balık (2014), Rüya (2016) filmleri hakkında da değerlendirme yapmalıyız diye düşünüyorum. Ancak bu filmleri zaman ilerledikçe dönüp tekrar bakacağız.

Şimdilik Zaim’in filmleri arasında en özgün ve an farklı filmi Cenneti Beklerken’e şöyle bir göz atalım.

Cenneti Beklerken (2006) Filmi Üzerine

Derviş Zaim'in 'Cenneti Beklerken' adlı filmi, bize göre elbet, Türk sinemasında şimdiye kadar beyazperdeye aktarılmış ve “meselesi olan” bir film gibi geldi.

Bu kanıya varma nedenimiz Derviş Zaim’in Dilek Tunalı ile yaptığı söyleşide okuduğumuz satır aralarındaki kendi sözlerinden anlayabiliyoruz. Dilek Tunalı’nın “Acaba Osmanlı kültür ve estetiğini temel alarak sinemaya yeni bir anlatım kazandırılabilir mi?” soruna Zaim “mesele”nin ne olduğunu açıkca dile getiriyor olsa da burada Zaim öykünün, “mesele”nin sinemanın imkanlarıyla nasıl gerçekleştirilebileceğini göstermek için kullandığına şahit oluyoruz. Yani başka bir deyişle, filmin anlatı düzeyi, öykünün nasıl anlatılıyor olduğuna göre, ikincil yani tali kalıyor.

Cenneti Beklerken (2006) Filmi Üzerine

Derviş'in de Dilek Tunalı ile yaptığı o söyleşide belirttiği gibi, bu filmin çekiminden çok önce, yapılan söyleşilerde, filmin formu üzerinde, öykünün kendisinden ya da içeriğinden çok daha fazla durulmuş olmasıdır. Dolayısıyla, filmde belki de Türk sinema tarihinde ilk defa anlatılanın değil, anlatım biçiminin öne çıkması; dahası, bu anlatım biçiminin bizim zihin tarihimize mahsus bir form oluşu, Derviş'in daha başından beri öngördüğü bir “mesele”nin varlığını işaret ediyor oluşuydu. Onun da belirttiği gibi, daha önce Atıf Yılmaz'ın minyatür kompozisyonu şemasından yola çıkarak gerçekleştirdiklerini elbette yabana atmıyorum. Ama Derviş'in, minyatürü, bir sinema üslubuna dönüştürmesindeki tavrının çok farklı ve çok daha radikal olduğunu düşünüyorum.

Cenneti Beklerken (2006) Filmi Üzerine

Cenneti Beklerken'de, minyatür formunun film formu haline getirilmesi, bir temel koyucu felsefi mesele olan görünüş/gerçeklik sorunsalı ile ilişkilidir desek burada duygusal bir tespitten öte realist bir tespitte bulunmuş oluruz...

Derviş, bu filmde, “görünüş”ün yerine “rüya”yı ikame ederek, sorunsalı rüya/gerçeklik sorunsalına dönüştürdü; dahası, rüyanın mantığını, gerçekliğin mantığının yerine koydu ya da rüyanın mantığı ile gerçekliğin mantığını birbiriyle yer değiştirebilir duruma getirdi diyebiliriz… Dolayısıyla, Cenneti Beklerken de form, minyatürün (mesela, Atıf Yılmaz'ın yaptığı gibi) kompozisyonun görünüşte verili biçimini değil, kompozisyonun mantığını referans olarak almış oldu. Cenneti Beklerken de minyatürün, gerçeklikle rüya arasında herhangi bir fark olmadığını gösterme işlevini taşıyor olması bu sebepten dolayı karşımıza çıkmaktadır.

Cenneti Beklerken (2006) Filmi Üzerine

Derviş'in, Velasquez'in “Las Meninas”ını, minyatürle ilişkilendirmesi, hem minyatürün hem de Las Meninas'ın, rüya mantığı ile yapılmış olmalarındandır. Ve tastamam burada, filmin anlatısının içeriği, filmin formuyla bütünleşir. Zira film, III. Mehmed Osmanlı tahtına çıktıktan sonraki kardeş katlinden her nasılsa sağ kalan bir (düzmece?) şehzade Danyal'ın “saltanat rüyası”nı anlatmaktadır. Kendisini “Mehdi” ilan edip başkaldıran Danyal'ı öldürmekle görevli ekibe refakat ederek, öldürülenin gerçekten o olduğunu saptayabilmeyi mümkün kılacak “gerçekliğe uygun” bir portresini yapma görevi nakkaş Eflatun Efendi'ye verilmiştir. Eflatun'un, ölen oğlu ve eşinin, onları hatırlamak için, “gerçekliğe uygun” tasvirler çizme (kafir resmi) konusunda tecrübesi vardır. Eflatun, trajik bir tiptir: Önce, Din'in buyrukları ile, ona Danyal'ın başını “kafir resmi” gibi resmetmesini buyuran İktidar arasında sıkışıp kalmıştır. (-Eflatun bu son konumuyla, Sophokles'in 'Antigone' karakterini andırıyor.) Rüyanın, dolayısıyla da minyatürün mantığı, bu trajik konumu “aşma”nın imkanlarını mı gösteriyor? Cenneti Beklerken, sanki biraz da bunu ima ediyor gibi geldi bize…

Cenneti Beklerken (2006) Filmi Üzerine

Evet, bunu ima eder gibidir; -şundan dolayı: Filmin sonuna doğru şehzade Danyal, Eflatun'dan, onun Mehdi'liğini gösteren bir tasvir yapmasını ister; Eflatun, yolculuk sırasında âşık olduğu tutsak kız Leyla’nın önerisiyle, Velasquez'in 'Las Meninas'ında, Kral II. Felipe ile Kraliçe Maria Ana'nın göründükleri aynanın olduğu bölüme, Mehdi'nin minyatürünü “copy – paste” yöntemiyle yerleştirir. Orijinal resimdeki infante Margaritha'nın yerinde ise şehzade Danyal ve oğlu şehzade Yakup vardır. Danyal'ın saltanat rüyası, minyatürle gerçekliğe dönüştürülmek istenmiş; minyatürle Velasquez'in Las Meninas'ı arasındaki farklar silinmiş; yaşam, tıpkı minyatür gibi, rüya ile gerçeklik arasında, iktidarı da kuşatarak, birinden ötekine kolayca dönüşebilir olmuştur. Eflatun'un oğlunun, mezar başında görünüp içinde kaybolmasına benzer, gerçeklikte olmuş gibi verilmiş sahnelerin, filme yer yer fantastik bir boyut verdiğini de eklememiz gerekir elbette.

Cenneti Beklerken (2006) Filmi Üzerine

Evet, Derviş Zaim'in filmi, bu filmi gerçekten “iyi” okuyacaklar için, büyük bir entelektüel şölendir…

Cenneti Beklerken (2006) Filmi Üzerine

Diğer taraftan filmde gözümüze takılan iki hata var. Birincisi filmin 16. dakikasında Kapadokya’ya geldiklerinde vezirin adamlarının ve on başı Osman’ın taşıdığı uzun namlulu çakmaklı tüfeklerin, dipçik, kabza, namlu yapısı ve taşıma kayışına bakıldığında 19. yüzyılda yapıldığını belirtmiş olalım. Oysa film 17. yüzyılda geçiyor.

Diğer taraftan, Eflatun karakteri vezirin konağına ikinci kez gittiğinde içeri girerken arkada Ayasofya Camii var, konaktan çıkarken aynı açıda Ayasofya Camii’nin yerine boş bir arazi görüyoruz.

Bu ikinci hatanın vahim olduğunu söylemiş olalım.

Yine de filmi seyretmemiş herkese iyi seyirler diliyoruz…

Diğer film eleştirilerimizi okumak için aşağıdaki linke tıklamanız yeterli.

Kayıp Aranıyor: Debra Winger (Searching for Debra Winger 2002)

Bir Andrei Konchalovsky Filmi: Deliler Evi (Dom Durakov) 2002 

Restorasyon (Restoration 1995) Filmi Üzerine

Kral Arthur (King Arthur 2004) Filmi Üzerine

Şüphe (Disturbia 2007) Filmi Üzerine

Death Proof (Ölüm Geçirmez, 2007) Filmi Üzerine

 
 

YORUM YAPIN

 
 
© 2004 - TGRT Haber