21˚
İstanbul
21˚
az bulutlu
Nem %56
Rüzgar 4.35 /s
Salı
23˚/16˚
Çarşamba
22˚/11˚
Perşembe
17˚/11˚
Cuma
19˚/12˚
16 Mayıs 2022 Pazartesi
Sonuç
Filistinli uzmanlara göre İsrail'le normalleşmeyi kınayamayan Arap Birliği çöküşünü ilan etti

Filistinli uzmanlara göre İsrail'le normalleşmeyi kınayamayan Arap Birliği çöküşünü ilan etti

AA muhabirine konuşan Filistinli uzmanlar, Dışişleri Bakanları düzeyinde yapılan toplantıda İsrail ile normalleşmeyi kınamayı reddeden Arap Birliğinin, bu tutumuyla Arap ülkelerine İsrail'le normalleşme için yeşil ışık yaktığı yorumunu yaptı. Filistinli siyasi analist ve yazar Ömer el-Gul, Arap ülkelerinin Filistin davasından vazgeçtiğini, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile İsrail arasındaki normalleşme kararının egemenlik meselesi olduğunu öne sürerek, ilk defa İsrail'le normalleşmeyi kınayan açıklama yapmadıklarını belirtti. Gul, "Mısır, 1979'da İsrail ile bir anlaşma imzalamaya karar verdiğinde tüm Araplar buna karşı çıktı. O zaman Filistin davasının merkezi olduğu ve onu olumsuz etkileyen her şeyin tüm Arap ulusal çıkarlarını etkilediği konusunda açık ve kararlı bir duruşa sahiptiler. Bugünse Arap ülkeleri, sefil bir tutum sergiledi ve Birlik hezimete uğradı." dedi. Filistinli uzman, gelinen noktayı, "Arap Birliği, İsrail'le normalleşmeye yeşil ışık yakarak aşamalı olarak çökmeye ve enkaza dönüşmeye başladı." diye özetledi. Gul, Arap Birliğinin Filistin davasına ilgisinin gerilemesine rağmen Filistin yönetiminin akıllıca hareket ederek, Arap ülkelerinin mümkün olduğunca Filistin'e yönelik birlik içerisinde tutum sergilemesi için çalıştığını söyledi. "Bazı Arap ülkelerinin BAE'ye katılmaya hazırlandığı açık" Filistinli siyasi analist Talal Avkel de aynı görüşü paylaşarak, "Son Arap Birliği toplantısı, Birliğin çöküşüne delalet ediyor. Eskiden Arap devletleri önemli meselelerde ortak bir duruş sergilerdi. Filistin davası hepsinin ortak tutum sergilediği bir meseleydi. Ancak artık Filistin konusunda büyük bir bölünme yaşanıyor." dedi. Yakında diğer ülkelerin de BAE'nin yolundan gideceğini söyleyen Avkel, "Suudi Arabistan ve Bahreyn'in İsrail'e hava sahasını açması bunun bir işareti. Resmi olarak ilanı gecikse de bu bir normalleşmedir. Bazı Arap ülkelerinin BAE'ye katılmaya hazırlandığı açık." ifadelerini kullandı. İşgal altındaki Batı Şeria'daki El-Halil Üniversitesi Siyasal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Bilal eş-Şevbeki, Arap Birliğinde normalleşmeyi destekleyen ittifakın, reddedenlerden daha güçlü olduğunu ifade ederek, "Toplantının sonucu, İsrail'le normalleşmek isteyen Arap ülkelerinin iştahını kabarttı." değerlendirmesinde bulundu. Şevbeki, "BAE-Bahreyn-Mısır koalisyonunun güçlü olduğu açık. Ancak toplantıda kınama ya da uyarı yerine İsrail'le normalleşmeye yeşil ışık yakılacağı beklenmiyordu." ifadelerini kullandı. Filistin diplomatik kaynaklarından alınan bilgiye göre, 9 Eylül'de Dışişleri Bakanları düzeyindeki Arap Birliği toplantısı öncesi Filistin, İsrail-BAE anlaşmasını kınayan bir karar taslağı hazırlamış, ancak bazı ülkeler bu taslağı reddetmişti. Filistin Dışişleri Bakanı Riyad el-Maliki, telekonferans yöntemiyle yapılan toplantıda, "Biz İsrail ile BAE arasındaki anlaşmayı reddediyoruz ve sizin de kabul etmemenizi istiyoruz." ifadelerini kullanmıştı. ABD Başkanı Donald Trump'ın 13 Ağustos'ta duyurduğu İsrail ile BAE arasındaki ilişkileri tamamen normalleştirme anlaşmasının 15 Eylül'de Beyaz Saray'da imzalanması bekleniyor. BAE, 1979'da Mısır'ın ve 1994'te Ürdün’ün ardından İsrail ile normalleşme anlaşmasına varan üçüncü Arap ülkesi oldu.

Haberler
11 Eylül 2020 - 15:45
Uzmanlara göre Yunanistan'ın adaları silahlandırmasının hiçbir hukuki gerekçesi yok

Uzmanlara göre Yunanistan'ın adaları silahlandırmasının hiçbir hukuki gerekçesi yok

Uzmanlar, Yunanistan'ın, 1923 Lozan Antlaşması ve 1947 Paris Barış Antlaşması'na aykırı olarak 12 adaları silahlandırmasının hiçbir hukuki gerekçesi olmadığını, Türkiye'nin ise Lozan, Uşi ve Montrö Sözleşmesi zemininde haklarını yeniden uluslararası gündeme taşıyacağını ifade etti. İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. İlyas Topsakal, AA muhabirine yaptığı değerlendirmede, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, 27 Haziran 1946'da Paris Konferansı'nda, "Nüfusun çoğunluğu Rumlardan oluşuyor" gerekçesiyle 12 adaların Yunanistan'a bırakıldığını söyledi. Topsakal, 12 adalar meselesinin, 1932 ve 1952 yılları arasında Türkiye ile Yunanistan arasında problem olmaya başladığını belirterek, "Yunanistan'ın, Lozan ve Paris Antlaşmalarına aykırı olarak adaları silahlandırmaya başlaması, iki ülke ilişkilerini bugünkü gerilime kadar taşıdı. Bu ve benzeri durumlar, 1960'lı yıllardan itibaren Yunanistan ile Türkiye arasında Ege Denizi merkezli bir güç çekişmesine dönüşmüş ve bu yıllardan sonra adalar, alenen silahlandırılmaya başlanmıştır." diye konuştu. Yunanistan'ın, 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi'ne istinaden adaları silahlandırdığına dair açıklamalarının da uluslararası hukuka uygun olmadığını dile getiren Prof. Dr. Topsakal, sözlerine şöyle devam etti: "Yunanistan'ın egemenliği altında bulunan adaların birçoğu, uluslararası antlaşmalar ile silahsızlandırılmış ve statüsü koruma altına alınmıştır. Lozan Boğazlar Sözleşmesi'nin 8. maddesi ile Boğazönü Adaları (Limni ve Semadirek), Lozan Barış Antlaşması'nın 13. maddesi ile Merkezi Doğu Ege Adaları (Midilli, Sakız, Sisam ve İkarya), 1947 Paris Barış Antlaşması'nın 14. maddesinin 2. fıkrası uyarınca da 12 adalar silahsızlandırılmıştır. Bu antlaşmalarla, adalarda kolluk kuvvetleri dışında bir silahlı kuvvet bulundurulmaması ve tahkimat yapılmaması hükme bağlanmıştır. Ana problem teşkil eden Ege Adaları'nın silahlandırılmasının kaynak noktası ise 1960'lı yıllara denk düşmektedir." "Yunanistan'ın 12 ada üzerindeki fiili işgaline son vermek gerekiyor" Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak da İkinci Dünya Savaşı'nın sonuna kadar 12 adaların İtalya'nın idaresinde kaldığını, 1947 Paris Konferansı ile bu adaların İtalya’dan alınıp Yunanistan’a verildiğini hatırlatarak, "21 devlet tarafından imzalanan Paris Antlaşması'nın 14. maddesine göre, Yunanistan söz konusu adaları askerden arındırıp silahsızlandıracaktı. Yunanistan, bu adalarda güvenliği sağlamak için az miktarda jandarma ve polis bulundurma hakkına sahiptir. Ege'deki küçük adalar ve kayalıklar, ada rakamlarına dahil edilirse 3 bin kadar ada, adacık ve kayalık vardır. Yunanistan bunların her birine 100'er asker gönderse 300 bin askere ihtiyaç duyar. Bu da Yunanistan'ın insan kaynakları ve askeri kapasitesinin çok üstündedir." ifadelerine yer verdi. Lozan’da, İtalya’ya bırakılan 12 adaların, 1947’deki Paris Antlaşması'yla Yunanistan’a verilmesinin, 1945 BM Anlaşması madde 108'e ve 1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi'nin birçok maddesine aykırı olduğunu belirten Kızıltoprak, şu değerlendirmede bulundu: "Çok taraflı antlaşma hükümlerinin değişmesinde temel kural oy birliği veya üçte iki oy çokluğuna işaret etmektedir. Konunun uzmanlarının belirttiği gibi, Türkiye ile birlikte toplam 8 devletin taraf olduğu 1923 Lozan Antlaşması’nın 15. maddesi ise Lozan’a taraf olan 5 devletin (İngiltere, Fransa, Yunanistan, Yugoslavya, İtalya) ve Lozan’a taraf olmayan 16 devletin katılımı ile 1947’de değiştirilerek Paris Antlaşması imzalanmıştır. Buna göre, hukuka aykırı biçimde oy birliği ya da üçte iki oy çokluğu olmadan 12 adanın Yunanistan’a verilmesi meşru değildir ve Yunanistan’ın, 12 ada üzerindeki fiili işgaline son vermek gerekiyor." "Paris Antlaşması'nın geçerliliği tartışmaya açılmıştır" Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Uluslararası Hukuk Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Selami Kuran da 400 yıl boyunca Osmanlı idaresinde kalan 12 adaların Balkan Savaşı'ndan sonra İtalya'da kaldığını, 27 Haziran 1946 Paris Konferansı kararlarıyla 10 Şubat 1947'de "silahsızlandırma" şartıyla Yunanistan'a devredildiğini anlattı. Paris Barış Konferansı'na Türkiye'nin de resmen davet edildiğini, Türkiye hükümetinin konferansa katılmama yönünde bir karar aldığını hatırlatan Prof. Dr. Kuran, şöyle devam etti: "1947'de imzalanan Paris Antlaşması ile 1913 Londra ve 1923 Lozan Antlaşması'na atıfta bulunularak gayri askeri statüde olmak şartıyla adalar Yunanistan'a verildi. Gayri askeri statü şartı, Yunanistan tarafından 60 yıldır ihlal ediliyor. Uluslararası hukuk açısından 12 adanın Yunanistan'a devrini öngören Paris Antlaşması ihlal edilmiş, geçerliliği tartışmaya açılmıştır. Meis Adası'nda deniz ve hava üssü kurduğunu, hatta son günlerde asker çıkardığını da gördük. Yunanistan tüm bunları, 'meşru müdafaa' hakkına dayanarak' yaptığını söylüyor. Türkiye'den kendisine yönelik bir tehdit, saldırı veya savaş hali yok ki neyin meşru müdafaa hakkını kullanıyor?"

Haberler
03 Eylül 2020 - 11:22
Uzmanlara göre Rusya, YPG'yi yanına çekmek istiyor

Uzmanlara göre Rusya, YPG'yi yanına çekmek istiyor

Siyaset, Ekonomi ve Toplum Araştırmaları Vakfı (SETA) Dış Politika Araştırmacısı Can Acun, PYD/YPG ile Halkın İradesi Partisi arasında Moskova'da imzalanan anlaşmanın, ABD'nin PKK/PYD üzerindeki kontrolünü kısmen azaltmaya yönelik olduğunu belirterek, "Rusya, YPG'yi ABD güdümünden çekip kendi yanına çekebilirse kendisi açısından son derece işlevsel bir aktör olabileceğini düşünüyor ve destekliyor." dedi. Terör örgütü PKK/PYD/YPG ve Halkın İradesi Partisi dün Rusya'nın başkent Moskova'da siyasi bir mutabakat imzalamıştı. PYD heyeti, müzakere anlaşmasını imzaladıktan sonra Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile bir görüşme gerçekleştirmişti. Dışişleri Bakanlığından Moskova'da gerçekleştirilen görüşmeye ilişkin dün yapılan açıklamada, terör örgütü PKK/YPG güdümündeki sözde “Suriye Demokratik Konseyi” unsurlarından oluşan bir grubun Rusya Federasyonu’na davet edilmesinin ve Rus resmi makamları tarafından üst düzeyde kabul edilmesinin kaygıyla karşılandığı belirtilmişti. Moskova'da terör örgütü PKK/PYD/YPG ile Halkın İradesi Partisi arasında yapılan anlaşmayı AA muhabirine değerlendiren uzmanlar, Rusya'nın bu hamlesinin hem PKK/PYD üzerindeki ABD kontrolünün azaltılması hem de Türkiye'nin bölgede geri adım atmasına yönelik olabileceği görüşünü dile getirdi. "Rusya, YPG'yi kendisi için işlevsel hale getirmek istiyor" Orta Doğu Araştırmaları Merkezi (ORSAM) Levant Çalışmaları Koordinatörü Oytun Orhan, ABD ile Rusya'nın bölgede rekabetçi bir politika izlemesine rağmen Suriye'de YPG'nin öncülüğünde oluşturulacak siyasi bir statü konusunda uzlaşma içinde olduklarını söyledi. Rusya'nın önceki yıllarda düzenlenen Astana zirvesinde taraflara, Suriye anayasa taslağı dağıttığını, taslakta "Kürtlere kültürel özerklik verilmesi" ve "Özerk Kürt Kültürel teşkilatları" kurulması maddelerinin yer aldığını hatırlatan Oytun, "Bu görüşme, Moskova'nın Suriye'de YPG'ye özerklik sağlayacak bir federal yapıyı desteklediğini göstermektedir. Rusya açısından YPG'nin veya federal bölgenin oluşturduğu sıkıntı şu; YPG çok fazla ABD güdümünde. Dolayısıyla YPG'yi ABD güdümünden çekip kendi yanına alabilirse kendi açısından son derece işlevsel bir aktör olabileceğini düşünüyor ve destekliyor. Dolayısıyla YPG'ye Şam rejimiyle siyasi anlaşma olmadan bir özerklik kazanmasının mümkün olmayacağını söylüyor. Bu nedenle Rusya ara buluculuğunda Şam ve YPG arasında zaman zaman görüşmeler, müzakereler de yürütüldü. Ancak bu müzakereler şu ana kadar başarısızlıkla sonuçlandı." diye konuştu. ABD'nin askeri korumasına bağımlı durumda olan YPG'nin, Rusya'ya kapılarını kapatmadığını, hatta bölgede başka aktörlerle de iş birliği içinde olduğunu aktaran Orhon şöyle konuştu: "YPG, Rusya'ya kapılarını kapatmıyor ama ABD korumasından kesinlikle vazgeçmiyor. Ama YPG en nihayetinde ABD'nin bölgeden çekileceğinin farkında. Siyasi çözüm masası kurulduğu zaman Şam ile anlaşma sağlanmadan bir özerklik kazanmasının mümkün olmadığının farkında. Dolayısıyla YPG hem Rusya kanalını hem Şam kanalını hep açık tutuyor. YPG, Suriye'de önemli aktörler arasında ilişkilerini dengede tutmaya çalışarak kendi çıkarlarını maksimize etmeye çalışıyor. Tabii Rusya'nın YPG açısından diğer bir önemi ABD'nin de aynı zamanda Türkiye'ye karşı bir koruma kalkanı olmasını sağlıyor. Yani Türkiye'nin kendisine yönelik olası hamlelerine karşı hep Rusya'nın, ABD'nin hatta zaman zaman Suriye rejiminin koruma kalkanı altına girmeye çalışıyor. Biliyoruz ki Türkiye'nin askeri operasyonları sırasında bu aktörlerin bayraklarını dalgalandırarak TSK'ye karşı bir engelleme içerisine girdiğini de görüyoruz." Orhon, terör örgütü PKK'nın uzantısı PYD/YPG ile Halkın İradesi Partisinin Moskova'da bir mutabakat imzalaması ve Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile görüşmesine ilişkin ise şu değerlendirmelerde bulundu: "Moskova'da imzalanan anlaşmayı Suriye ile ilgili olduğu kadar Türkiye ile Rusya arasında Libya'da, Suriye'de ve Doğu Akdeniz'de hatta genel anlamda bölgede yürütülen rekabetin de bir parçası olarak görmek lazım. Moskova yönetimi, YPG üzerinden Türkiye'ye bir mesaj vermeye çalışıyor olabilir. Bu mesaj, Türkiye'nin bölgede geri adım atmasına neden olacak bir bir hamle değil tam tersine Türkiye'yi, Libya, Suriye ve diğer sahalarda Rusya'ya karşı yürütülen mücadelede daha motive edici bir gelişme olacaktır diye düşünüyorum." "Rusya PKK/PYD'ye siyasi zemin hazırlamaya çalışıyor" SETA Araştırmacısı Can Acun ise Barış Pınarı Harekatı'ndan sonra Fırat'ın doğusundaki güç dengelerinin değişmeye başladığını özellikle Suriye ve Rusya'ya ait unsurların, Aynel Arap'tan Rakka'ya hatta Malikiye'ye kadar uzanan bir hatta kontrolü sağlamaya çalıştığını aktardı. Rusya'nın, Suriye'de Malikiye üzerinden Pişabur'a kadar uzanan bir hattı, ABD'nin ise Irak'ın kuzeyindeki Pişabur üzerinden Fırat'ın doğusuna kadar olan alanı kontrol altında tuttuğu bilgisini veren Acun, "ABD özellikle kontrol altında tuttuğu bölgelere lojistik destek sağlayarak Rusya'nın hareket alanını zorlaştırmaya çalışıyor. ABD, bölgede daha çok petrol bölgelerine odaklanmış durumda. Bölgede petrol kaynakları üzerindeki kontrolünü sağlamak için askeri üslerini yeniden şekillendirdi. Kuzey hattından Malikiye'ye kadar uzanan bölgelerin kontrolünü devriyelerle sağlamaya çalışıyor. Zaman zaman Rus devriyeleriyle karşılaşmalarında birtakım gerginlikler yaşanıyor. Aynı şekilde ABD güçleri ile rejim unsurları arasında da çatışmalar yaşanıyor." değerlendirmesinde bulundu. Rusya'nın bölgede ABD ile girdiği rekabette iki hamle yaptığına dikkati çeken Acun şunları kaydetti: "Rusya, Deyrizor bölgesindeki askeri varlığını artırmaya başladı. Bu bölgede hem DEAŞ'ın son kalan unsurlarını elimine etmek için hem de ABD'nin elinde tuttuğu bölgelere baskı yaparak askeri varlığını artırmaya başladı. Bu önemli bir gelişme. Diğer önemli nokta ise PKK/PYD'ye yeniden siyasi bir zemin üretmeye çalışıyor. Daha önce Rusya'nın telkinleriyle rejim ve PKK'nın Suriye unsurları arasında gelişmeler yaşanıyordu ancak rejimle PKK arasında Rusya'nın telkinlerine rağmen bir anlaşma gerçekleşememişti." Acun, Moskova'daki söz konusu görüşmeye ilişkin, "Moskova'da yapılan görüşmeden de anladığımız kadarıyla Rusya benzer şekilde bir adım atarak PKK'nın Suriye yapılanmasıyla belli bir zemin üretmek ve ABD'nin bu yapılanma üzerindeki kontrolünü kısmen azaltmak yani örgüt üzerinde kendi nüfuzunu artıracak şekilde hamleler yapıyor. Bu hamlelerin ardından rejim ile PKK arasında yeniden görüşmeler sağlamak adına bir hamle yapabilir fakat ABD bunu engellemeye çalışabilir. Bu bağlamda Fırat'ın doğusunda tüm aktörleri hareketlendirecek yeniden bir oyun kuruluyor." değerlendirmesinde bulundu. Son dönemde Fırat'ın doğusunda PKK'ya yönelik Arap aşiretlerinin yeniden harekete geçtiğine, gösteriler yapmaya başladığına dikkati çeken Acun, "Buna karşın hem Rusya hem de ABD bu Arap aşiretlerle angajman kurarak onları kullanmaya çalışıyor." dedi.

Haberler
01 Eylül 2020 - 16:11
Uzmanlardan, sanal parada miras kaybı uyarısı

Uzmanlardan, sanal parada miras kaybı uyarısı

Çin'de kripto para birimlerinin miras hakkı kapsamına alınmasının ardından Türkiye'de de sanal paraya ilişkin "miras ve veraset hukuku", "kripto paraların haczedilmesi" ile "kripto paralara yasal olarak el konulabilmesi" gibi konularda bazı merak edilen soruları tartışmaya açtı.  Bilişim hukuku alanında çalışmalar yapan Avukat Rıdvan Yıldız, AA muhabirine yaptığı açıklamada, "6493 Sayılı Yasa" kapsamında ödeme ve menkul kıymet mutabakat sistemlerine, ödeme hizmetlerine ve elektronik para kuruluşlarına ilişkin usul ile esasların düzenlendiğini söyledi. Yıldız, söz konusu yasada elektronik paranın tanımının yapıldığını ifade ederek, "Elektronik para ihraç eden kuruluş tarafından kabul edilen fon karşılığı ihraç edilen, elektronik olarak saklanan, kanunda tanımlanan ödeme işlemlerini gerçekleştirmek için kullanılan ve elektronik para ihraç eden kuruluş dışındaki gerçek ve tüzel kişiler tarafından da ödeme aracı olarak kabul edilen parasal değer ifade edilir. Yani elektronik para, mevzuatımıza göre ancak yetkilendirilmiş kuruluşlarca hizmete sunulabilmektedir. Söz konusu yetkilendirilmiş kuruluşlar tarafından para transferlerinde aracılık hizmeti yapılmaktadır." dedi. Kripto paraların Türkiye'de hukuk açısından şu an için geçerliliğinin olmadığına dikkati çeken Yıldız, bazı yönleriyle ödeme ve yatırım aracı gibi görünen kripto paraların geleceğin ekonomisinde önemli etkisi olacağını belirtti. "Sahibi açıklamazsa sanal para varlığının tespiti mümkün değil" Avukat Rıdvan Yıldız, sanal paranın birçok ülkede geçerli bir para ya da değer olarak tanınmadığını belirterek, şunları kaydetti: "Banka hesaplarında kaydi olarak görünen, havale, eft işlemlerine konu lira ya da dövizlerde dijital para olarak nitelendiriliyor. Bu paralar ilgili bankalar nezdinde haczedilebilir, bloke edilebilir. Bitcoin gibi kripto paralar da maddi değer oluşturduğundan hukuken hacze konu olabilir. Ancak buradaki sorun merkezi olmayan, anonim işlemlere konu, özel anahtarlarla işlem yapılan bir değerin söz konusu olmasıdır. Bu nedenle gerek mahkemelerin gerekse icra dairelerinin bu paraları teknik olarak haczetmesi mümkün değildir. Yani Bitcoin gibi kripto paraların bloke edileceği, haczedileceği bir muhatap olmadığından haczin uygulanması şu anki şartlarda mümkün görünmemektedir. Ayrıca sahibi açıklamadığı takdirde sanal para varlığının tespiti de mümkün değildir. Çünkü işlemler kimlik bilgileriyle değil özel anahtarla ve anonim olarak yapılmaktadır. Bu bakımdan hukuken kripto paralar haczedilebilir ancak teknik anlamda bu mümkün değildir." "Sanal para sahiplerinin vefatı halinde varislerine devredilebilir mi?" sorusunun cevabının Türkiye'de çok merak edildiğini aktaran Yıldız, ölen kişinin hayattayken kazandığı her türlü mal varlığının mirasa konu olduğunu, söz konusu varlığa "tereke" adı verildiğini söyledi. Avukat Yıldız, bir mal varlığı olan sanal para üzerinde mirasçıların hak sahibi olduğunu hukuken söylenebileceğini ancak bu sistemin çalışmasının kimlik bilgilerinin dışında özel anahtarlar üzerine olduğunu belirtti. "Özel anahtarınızı kaybederseniz bir daha hesabınıza ulaşamazsınız" Özel anahtarın banka şifrelerinden önemli bir farkı olduğunu anlatan Yıldız, "Banka şifrenizi kaybederseniz ya da unutursanız kimlik bilgilerinizle yeniden şifre alabilirsiniz. Ancak sanal parada işlem yapmak için kullandığınız özel anahtarınızı kaybederseniz bir daha hesabınıza ulaşamazsınız. Ayrıca kişi öldüğünde bu özel anahtarı mirasçıları bilmiyorsa ölenin söz konusu hesabına ulaşmak mümkün değildir. Merkezi olmadığı ve kimlik bilgileri ile çalışmadığından herhangi birinin sanal para hesabını, resmi merciler ya da ilgililer bir muhataba soramazlar. Örneğin hayattayken toprağa altın gömen ve bunu mirasçılarına söylemeyen kişi ölürse mirasçıları hukuken hak sahibi olsa da bu altınlara ulaşmaları mümkün olmayacaktır. Bu örnekte olduğu gibi Bitcoin hesabı sahibi hayattayken özel anahtarını mirasçılarıyla paylaşmadıysa mirasçıları o varlığa sahip olamazlar. Özel anahtarın başkaları ile paylaşılması ya da çalınması durumunda ise bu kişiler hesabı boşaltabilirler ve hak sahibi hukuken bir şey yapamaz. Özetle kripto paraların miras kalması hukuken mümkün. Fakat teknik ve icra edilebilirlik açısından mevcut şartlarda mirasın geçişi mümkün görünmemektedir." değerlendirmesini yaptı. Avukat Rıdvan Yıldız, Türkiye'deki yasalarda devletin suç gelirlerine el koyabileceğinin ilgili maddelerde düzenlendiğini kaydetti. Sanal para varlıklarının devletçe el koyulmasında ise bazı zorluklar olduğuna değinen Yıldız, "Sanal para için bir merkez olmadığı ve özel anahtar olmaksızın kimsenin işlem yapamayacağı düşünüldüğünde devletin el koyması teknik zorluklarla karşılaşacaktır. Ancak Bitcoin işlemleri anonim olmakla tüm kullanıcılara açıktır. Bitcoin’in tüm geçmişi takip edilebilir. Bu bakımdan uzmanlar suçlarda kullanılan sanal paralar tespit edebilir, teknik incelemelerle ve istihbaratla suçlulara ulaşabilirler. Her geçen gün hacmi artan ve suça da konu olan bu alanda bizim de uzmanlara ihtiyacımız artacaktır." şeklinde konuştu. "Kripto para hayli riskli bir enstrüman" Okan Üniversitesi İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Özgür Güngör ise blockchain zincirinin birçok anlamda yenilikçi bir teknoloji olduğunu, geleceğin dijitalleşme sürecinin artık Kovid-19 nedeniyle hızlandırılmış olarak yaşanacağını belirtti. Güvenli paylaşımlar için blockchain teknolojisinin çok kritik rolde olacağını ifade eden Güngör, "Blockchain teknolojinin en spekülatif kullanımı olan kripto para hayli riskli bir enstrüman. İnsanlar bunu yatırım amaçlı kullanırken çok dikkatli olmalılar. Kripto paraların değer transferi için belli odaklarda ve kontratları destekleyecek şekilde kullanımı esas olmalıdır." dedi. Güngör, sanal paranın kripto paralardan çok daha eski olduğunu, kredi kartlarının somut değere bağlı olmasından dolayı çok güvenilir hale geldiğini belirtti. Sanal para kullanımının hızla artacağını, bankada hesabı olmayan (unbanked) büyük kitleleri de buna yönlendireceğini dile getiren Güngör, "Bu durum, bizim için finansal piyasalara dahil olma ve bunun sayısının artması demek. Bunun bir diğer önemi, finansal sistemi derinleştirmesi ve sağlamlaştırması." ifadelerini kullandı. Güngör, Çin'de sanal varlıklarını varislerine aktarmalarına izin veren miras yasasının kabulünü değerlendirerek, "Çin'de olan gelişmelerin dünyanın geri kalanında kabulü, zannedildiği kadar hızlı olmayabilir. Elbette ki yenilikler denenmeli ve bunlardan öğrenmeliyiz. Çin çok büyük bir yapı ve kendi hinterlandında da etkili. Ancak dünyanın geri kalanı için aynı kabullerin oluşması zaman alabilir." diye konuştu.

Haberler
04 Temmuz 2020 - 11:39
Denizcilik şirketleri koronavirüs mesaisinde

Denizcilik şirketleri koronavirüs mesaisinde

Koronavirüsün hızla yayılmasını önlemek ve virüsle mücadele etmek için ülkemizde ve dünyada çok önemli tedbirler alınıyor. Dünyayı etkisi altına alan koronavirüs paniği, dünya devi şirketleri harekete geçirdiği gibi ülkemizde de birçok şirket bu konuda önlemler aldığını bildiriyor. Türkiye'nin önde gelen kılavuzluk ve römorkörcülük kuruluşlarından Uzmanlar Denizcilik (UZMAR), koronavirüs salgınından çalışanlarını korumak için yaptığı çalışmaları kamuoyuna açıkladı. “Ofisimiz 'ev ofisi' düzeninde” UZMAR, “Önce Emniyet “prensibiyle hem çalışanlarının hem ailelerinin hem de toplumun sağlığını gözetmek, süreci en sağlıklı biçimde yönetmek amacıyla 16 Mart 2020 tarihinden itibaren ofis çalışanları için ev ofisi düzenine geçtiğini belirtti. Ayrıca hizmet verdiği limanlarda ve şirketin tersanesinde devem eden üretim ve hizmet süreçlerini aksatmamak ve en üst standartta devam ettirmek için gerekli tüm önlemleri aldığını açıkladı. “Sağlık Bakanlığının tüm önerilerine uyuyoruz” Kurum, Sağlık Bakanlığının önerdiği şekilde UZMAR Tersanesinde üretim alanları başta olmak üzere, ofisler ve ortak kullanım alanlarını her gün profesyonel firmalarca dezenfekte ettirerek, çalışanların toplu halde bulunmaları gereken yemekhane ve servis araçları gibi alanları da ‘en az 1,5 metre mesafe' kuralına göre dizayn ettiği bilgisini verdi. “UV lambalar ve hava temizleyici makinalar kullandık” Standartlara uygun koruyucu ekipmanlar kullanarak görevlerini sürdüren çalışanlar için, tüm çalışma alanlarında kullanım talimatları ile birlikte sıkça ve bol miktarda dezenfektan bulundurmaya özen gösterdiğini açıklayan UZMAR, ayrıca Nemrut Ambarlı ve İskenderun Kılavuzluk İstasyonları kullanım alanlarını, yerleştirilen UV lambalar ve hava temizleyici makinalarla da steril hale getirdiğini ifade etti. Açıklamada ayrıca, “UZMAR olarak yaşadığımız bu zor günlerde bizler için çalışan fedakâr sağlık çalışanlarımıza, Şehirlerimizde gece gündüz demeden çalışan temizlik ekiplerimize,Canla başla hizmetlerine devam eden güvenlik ekiplerimize,Görevlerinin başındaki tüm devlet ve kamu görevlilerimize,Ülkemiz için 7/24 hizmet veren tüm kılavuz kaptanlarımıza, gemi ve liman çalışanlarına, tersanelerimizde ve fabrikalarımızda ülkemiz için üretime devam eden tüm değerli emekçilerimize sonsuz teşekkürlerimizi sunuyoruz.” İfadelerine yer verildi.

Haberler
31 Mart 2020 - 13:08
Uzmanından önemli tavsiye... Kırmızı eti limonla tüketin!

Uzmanından önemli tavsiye... Kırmızı eti limonla tüketin!

Doğru beslenmenin faydalarını sıralayan Diyetisyen Fatma Baysal, "Kadınlar yapıları gereği erkeklere göre daha doğru beslenmeli ve gıdayı özenle seçmelidir. Belli ölçüler çerçevesinde birçok besini rahatlıkla yiyebilir ve bu şekilde hastalıklara karşı doğal bir korunma sağlayabilirsiniz" dedi. Günde en az 5 porsiyon sebze ve meyve tüketilmesini öneren Fatma Baysal "Sağladığı önemli besin öğeleri ve yararları ile meyve ve sebze tüketimi kesinlikle atlanmamalı. Meyve ve sebze gurubu besinler hücre yenilenmesi, doku onarımı, diş, göz, deri sağlığı ile kadınsal hastalıklara karşı direncin artırılmasında önemli rol oynar. Elma, portakal, armut, şeftali gibi meyvelerle domates, salatalık ve taze fasulye gibi sebze ihmal edilmemeli" diye konuştu. TERK EDİLECEK BİR BESİN DEĞİL Diyetisyen Fatma Baysal, yanlış diyet uygulamalarının vücut sağlığını bozduğunu anlatarak şunları söyledi: "Karbonhidrat gurubu yiyecekler, zayıflamak isteyen kadınlarımızın menülerinde genellikle yer almaz. Ancak vücut ağırlığı dikkate alınarak karbonhidrat tüketimi sağlanmalıdır. Günde 6 dilim ekmek veya 3 dilim ekmek, 1 kepçe çorba ve 4 yemek kaşığı pilav ya da makarna tüketmelidir. Vücut, enerjisinin büyük bölümünü karbonhidratlardan alır." KIRMIZI ET İLE LİMONU BİRLİKTE TÜKETİN  Proteinin dengeli şekilde tüketilmesi gerektiğini anlatan Baysal, "Haftada 2 gün kırmızı et, 2 gün balık, 2 gün kuru baklagil ve 1 gün tavuk yenilmesini tavsiye ediyoruz. Kırmızı ette bulunan demirin emiliminin tam anlamıyla sağlanması için etin limon ile birlikte tüketilmesini öneriyoruz. Ayrıca protein ağırlıklı bir öğünün ardından çay ve kahve en erken yarım saat sonra içilmeli" dedi. KENDİNİZİ KORUYUN Birçok besin grubunun hastalık ve yaşlanmaya karşı kadınları koruyucu etkisi olduğunu kaydeden Fatma Baysal, sözlerini şöyle tamamladı: "Meme kanserine karşı koruyucu etkisi olduğu bilinen üzüm çekirdeği düzenli olarak tüketildiğinde menopozun fiziksel ve psikolojik etkilerinin azalmasında, kas kütlesinin korunmasında ve kan basıncının azalmasında olumlu etki yapar. GÜNDE 20 GRAM BİTTER ÇİKOLATA Çikolatanın yaşlanmayı geciktirici ve hipertansiyon riskini azaltan etkisi bilimsel çevrelerce ispatlanmıştır. Günde 20 gram bitter çikolata tüketilmesi yeterli olacaktır. Ayrıca tatlı krizini ortadan kaldırmak için hurma yenilmesini tavsiye ediyoruz. Hurma, süt artırıcı etkisi ve yüksek kalsiyum ve fosfat içeriği ile kemik erimesi hastalığını önlemede yardımcıdır. Selülit etkilerini azaltmak için ananas, kalp sağlığı için de avokado yenmesini öneriyoruz."

Haberler
20 Temmuz 2018 - 04:56
Rus uzmanlar Erdoğan'ın başarısında hemfikir

Rus uzmanlar Erdoğan'ın başarısında hemfikir

Rus uzmanlar, Türkiye'deki Cumhurbaşkanı ve 27. Dönem Milletvekili Seçimi sonuçlarının Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın başarılı politikalarının yansıması olduğu görüşünde birleşiyor. Rusya'daki siyasi uzmanlar, 24 Haziran seçim sonuçlarını başkent Moskova'da düzenlenen yuvarlak masa toplantısında değerlendirdi. Rusya Bilimler Akademisi Arap ve İslam Araştırmaları Merkezi Uzmanı Boris Dolgov, seçim sonuçlarının, toplumun, Erdoğan'ın hem içerde hem de dışarıdaki politikalarına desteğini gösterdiğine işaret etti. Dolgov, "Erdoğan karizmatik bir lider. Erdoğan'ın dış politikada emin ve kararlı bir lider olduğu ortada. Ne söylüyorsa onu mutlaka yerine getiriyor. Türkiye'nin çıkarlarını koruyor ve Türk seçmenine hitap ediyor." dedi. Erdoğan'ın Münbiç ve Afrin'de verdiği kararların, ABD ve diğer ülkeler karşısında Türkiye'nin çıkarlarını nasıl koruduğunun ispatı olduğunu vurgulayan Dolgov, Türk seçmeninin bunu takdir ettiğini dile getirdi. Dolgov, "Erdoğan'ın politikası ile Türkiye, yeni çok kutuplu dünya düzeninin güç merkezlerinden birisi haline geldi." ifadesini kullandı. - "Türkiye egemen, bağımsız bir yol seçmiştir" Rusya Dışişleri Bakanlığı Diplomasi Akademisi Öğretim Üyesi Aslanbek Mozloyev, yapılan seçimlerle bir siyasi sistemden başka bir sisteme nitelikli şekilde geçildiğinin altını çizdi. Mozloyev, "Siyasi sistemin barışçıl, tutarlı bir yolla dönüşümü, Türk sosyal ve politik düşüncesinin olgunluğunu ortaya koymuştur." şeklinde konuştu. Doğu Çalışmaları, Uluslararası İlişkiler ve Kamu Diplomasisi Merkezi Direktörü Müdürü Vladimir Avatkov da Türkiye'nin 24 Haziran seçimleriyle ülkenin istikrarının yanı sıra iç ve dış politikasının devamını seçtiğini belirtti. Avatkov, "Türkiye, Batı tarafından dayatılan ideolojilerin aksine, muhafazakarlığı, milli değerleri ve çıkarları seçti. Türkiye egemen, bağımsız bir yol seçmiştir." dedi. - "Erdoğan, Rusya ile eşit ilişkiler yürütüyor" Rusya-Türkiye Toplumsal Forumu Genel Sekreteri Sergey Markov, dürüst ve keskin rekabetin görüldüğü seçimler nedeniyle Türk halkını tebrik etmek gerektiğini söyledi. Markov, "Erdoğan ve partisinin seçim zaferinin nedeni ekonomi ve dış politikadaki başarılarıdır. Erdoğan'ın yönetiminde ülkede kişi başına düşen milli gelir 3 bin 500 dolardan 11 bin dolara yükselmiştir." ifadelerini kullandı. Markov, Türkiye'nin net bir dış politikası olduğuna dikkat çekerek, Erdoğan'ın, ABD ve İsrail ile ilişkilerde ülkesinin çizgisini muhafaza ederken, Rusya ile eşit ilişkiler yürüttüğünü ifade etti.

Haberler
29 Haziran 2018 - 10:23
Uzmanlardan grip uyarısı

Uzmanlardan grip uyarısı

Uzmanlar vatandaşları enfeksiyon hastalıklarına karşı savunmasız bırakan gribe karşı uyararak grip aşısı önerisinde bulundu AA muhabirine açıklamalarda bulunan Medicana International İstanbul Hastanesi Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr. Esin Çeliker Oğul, "Enfeksiyon ortaya çıktığında, uygun tedaviye bir an once başlamak gerekir. Uygunsuz antibiyotik kullanılmamasına özellikle dikkat edilmeli, eğer viral enfeksiyon varsa şikayetleri azaltıcı ilaçlarla ve istirahat ile şikayetler takip edilmelidir. 2-3 günü geçen şikayetlerde mutlaka doktora başvurarak muayene olmak ve yardım almak önemlidir." ifadelerini kullandı. Günlük stresinizi atmak için mutlaka kendinize keyif alarak geçireceğiniz bir zaman dilimi ayırın. Güneş ışınlarının bize az uğradığı bu dönemde hastalıkları hafife almamak gerekiyor. Bu hastalıklar genellikle enfeksiyon kaynaklı hastalıklar olmakla birlikte, allerjik hastalıkları ve depresyonu da unutmamak gerekir. Havaların aniden ısınıp soğumasıyla ortaya çıkan kısa süreli ısı değişimleri, vücudun adaptasyonunu da zorlaştırır, vücudu strese sokarak savunma sisteminin zayıflamasına neden olur. Böylece enfeksiyonların bulaşma ihtimali de artar. Grip, nezle sinuzit,farenjit,bademcik iltihabı,orta kulak ilthabı,bronşit,zatürre, astım ve KOAH hastalıklarının enfeksiyon nedenli alevlenmesi kolaylaşır." "Nezle ve grip birbirinden farklıdır" Gribin belli dönemlerde salgınlar yaptığını hatırlatan Oğul, " Nezle ve grip birbirinden farklıdır, karıştırmayın. Grip ciddi akciğer hastalıklarına ve ölüme yol açabilmesi, ülkeler ve kıtalararası yaygınlaşma özelliğine sahip olması nedeniyle soğuk algınlığından ve diğer solunum sistemi hastalıklarından farklıdır." uyarısında bulundu. "Hastalığın kuluçka süresi 1-4 gün" Medicana International İstanbul Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Cengiz Uzun ise gribin her yaşta görülebilen bir hastalık türü olduğunu belirterek, "Virüsün birçok alt tipi vardır. Bir dönemde bu tiplerden biri veya birkaçı ile salgınlar olabilir. Grip virüsünü alan bir kişi hastalığın bir gün öncesinden başlamak üzere ve hastalandıktan yedi veya daha fazla gün boyunca başkalarına hastalığı bulaştırmaya devam edebilir. Hastalığın kuluçka süresi 1-4 gündür. Ateş, öksürük, boğaz ağrısı, eklem-kas ağrısı, baş ağrısı, halsizlik ve yorgunluk en dikkati çeken yakınmalardır." bilgilerini verdi. Grip aşısı, kış aylarının başlangıcında kuzey yarım kürede yaşayan insanlara yapılır. Bu genelde eylül, ekim ve kasım aylarıdır. Ayrıca mart, nisan ayında ikinci salgın dönemi olabileceğinden bu dönemde yaptırmayanlara kış aylarında da aşı yapılabilir."

Haberler
01 Kasım 2017 - 22:13
Marmara'ya tsunami erken uyarı sistemi

Marmara'ya tsunami erken uyarı sistemi

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü (KRDAE) Müdürü Prof. Dr. Haluk Özener, Marmara'da olası bir tsunami durumunda erken uyarı sisteminin devreye girerek, ilgili sonuçların kullanılmasına yönelik AFAD'a iletilmesinin sağlanabileceğini ve bu yolla tsunamiden etkilenme riski olan bölgelerde tahliye yapılabileceğini bildirdi. Boğaziçi Üniversitesi'nden yapılan açıklamaya göre, Türk ve Japon uzmanlar, 5. yılına giren Marmara Afeti Azaltma (MarDİM) Projesi kapsamında, olası bir Marmara depreminde oluşacak tsunamiye karşı alınabilecek önlem ve yapılacak çalışmaları değerlendirmek üzere "Marmara Bölgesi'nde Deprem ve Tsunami Zararlarının Azaltılması ve Türkiye'de Afet Eğitimi Projesi İstanbul Bölgesel Semineri"nde bir araya geldi. İstanbul İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü'nün (AFAD) ev sahipliğinde düzenlenen seminere, Boğaziçi Üniversitesi KRDAE Müdürü Prof. Dr. Haluk Özener, enstitüden Dr. Doğan Kalafat, Prof. Dr. Ali Pınar, Dr. Ceren Özer Sözdinler ve Dr. Öcal Necmioğlu ile AFAD'dan İbrahim Tarı, AFAD Deprem Dairesi Başkanı Dr. Murat Nurlu ve MarDİM projesi ortaklarından Japon İşbirliği Ajansı'nın (JICA) temsilcisi Ko Goto katıldı. Özener, seminerde yaptığı konuşmada, Marmara'da olası bir tsunami durumunda erken uyarı sisteminin devreye girerek, ilgili sonuçların kullanılmasına yönelik AFAD'a iletilmesinin sağlanabileceğini ve bu yolla tsunamiden etkilenme riski olan bölgelerde tahliyenin yapılabileceğini aktardı. MarDİM projesi kapsamında tsunami ile ilgili yürütülen araştırmalarda kullanılan Deniz Tabanı Gözlemevi (OBS) cihazlarının Türkiye şartlarına uygun olarak tasarlanarak Japonya dışında ilk defa Türkiye'de kullanıldığını belirten Özener, bu proje kapsamında deniz tabanında elektromagnetik elektrik alan açılma ölçerlerin kullanıldığını ve bu gözlemlerin uzun süreli yapıldığını anlattı. Bodrum ve Kos depremleri ele alındı Toplantıda 20 Temmuz'da Bodrum ve Kos adasında yaşanan deprem ve meydana gelen tsunami de ele alındı. Dr. Ceren Özer Sözdinler ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nden (ODTÜ) Prof. Dr. Ahmet Cevdet Yalçıner'in sunumunda, Marmara Denizi'nin aktif bir tektonik yapıya sahip olması nedeniyle tsunamilere de açık bir bölge olduğu kaydedildi. Marmara Denizi'nde olası 32 fay parçasının belirlendiğine dikkati çekilen sunumda, bu veriden hareketle 30 farklı deprem senaryosu oluşturulduğu ve farklı tsunami modellemeleri yapıldığı aktarıldı. Sözdinler, Marmara'da 6 noktada su seviyesi değişimleri ve dalga varış zamanlarını analiz ettiklerini belirterek, en kötü senaryoya göre çalışmalarını sürdürdüklerini aktardı. "Olası bir tsunaminin asıl nedeninin deprem mi, yoksa deniz tabanı heyelanı mı?" olduğu sorusundan hareketle çeşitli analizler yaptıklarını aktaran Sözdinler, Marmara Denizi'nin pek çok noktasında deniz tabanı heyelanı olduğuna ve bunların etkili olabilmesinin mümkün olduğuna dikkati çekti. KRDAE'den Dr. Öcal Necmioğlu ise Kandilli Rasathanesi bünyesinde kurulan deprem erken uyarı sistemi sayesinde Marmara'da olası bir tsunamide bu sistemin ilgili kurumlara veri akışı sağlayabileceğini belirtti. Necmioğlu, tsunami uyarısının kamuoyuna iletilmesinde karar vericilerin ihtiyacı olan zamanın ve tahliye işlemleri için gereken zamanın son derece kritik olduğunu kaydetti. Seminerde Prof. Dr. Ali Pınar "Marmara Denizi'nde Kuzey Anadolu Fay Zonu Boyunca Fay Segmentasyonu ve Sismik Aktivitenin Derinliği", Kagawa Üniversitesi'nden Prof. Dr. Yoshiyuki Kaneda "Tsunami Zarar Azaltma Konusunda Japonya'daki Bilimsel Çalışmalar" hakkında bilgi verdi.

Haberler
26 Eylül 2017 - 16:33
Sürücülere kolormatik güneş gözlüğü uyarısı

Sürücülere kolormatik güneş gözlüğü uyarısı

Güneş gözlüklerinde kolormatik olarak bilinen fotokromik camların, yeterli düzeyde UV koruması sağlasa da farklı aydınlık düzeylerine adaptasyonu güçleştirdiğini söyleyen Göz Doktoru Op. Atalay, araç kullananların kolormatik gözlükleri tercih etmemesi gerektiğini söyledi.  Güneş gözlüğü seçerken sadece modayı değil; göz sağlığını ve yapılan işi de dikkate almak gerektiğini vurgulayan Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Eray Atalay, güneş gözlüğü seçiminde önemli olan kriterlere dikkat çekti.   Güneş gözlüklerinin asıl amacının ultraviyole A ve B (UVA ve UVB) ışınlarının göze zararlarını en aza indirmek olduğunu aktaran Atalay, bu nedenle güneş gözlüğü seçiminde maliyetten çok gözlük camlarının UVA ve UVB ışınlarının ne kadarını bloke ettiğinin dikkate alınması gerektiğini söyledi.    GÖZLÜK YÜZE UYUMLU OLMALI   Güneş gözlüğü seçiminde bir diğer önemli nokta ise gözlüğün yüze uyumlu olup olmadığı. Tam oturmayan bir gözlüğün istenilen düzeyde koruma sağlamayacağını belirten Dr. Atalay, özellikle araç kullananların güneş gözlüğü tercihinde daha dikkatli olmaları gerektiğini söyledi ve şöyle devam etti:    “Kirpiklere değmeyen, çerçeve üst kısmı kaş hizasında bir gözlük tercih edilmelidir. Polarize camlar daha pahalı olmakla birlikte gözlerin kamaşmasını engeller ve dış ortamda, güneş altında uzun zaman geçirenler için en uygun özellikteki camlardır. Yaşam biçimleri veya işleri gereği açık havada uzun süre bulunanlar göz çevresini tamamen kapatan çerçeve seçtikleri takdirde gözlerini UV ışınlardan tamamen korumuş; ayrıca toz, toprak ve polen gibi alerjenleri göz bölgesinden uzak tutmuş olurlar.    ARAÇ KULLANANLAR DAHA DİKKATLİ OLMALI   Halk arasında kolormatik olarak bilinen fotokromik camlar ise her ne kadar yeterli düzeyde UV koruması sağlasa da araç kullananlarda tercih edilmemelidir. Bu tip camlar çok hızlı kararır; fakat ortamın aydınlık düzeyi azalmaya başladığında orijinal renklerine dönmesi zaman alır. Bu durum farklı aydınlık düzeylerine hızlı adaptasyonun önemli olduğu araç kullanımı gibi işlevleri güçleştirebilir.”   GÜNEŞ GÖZLÜĞÜ NEDEN GEREKLİ?   Güneş gözlüğü kullanmama sonucunda UV radyasyona maruz kalan göz ve göz çevresi dokularda birçok farklı hastalığın tetiklenebildiğini kaydeden uzman, güneş ışığına fazla maruz kalanlarda katarakt oluşumunun hızlanabildiğini veya mevcut kataraktın ilerlemesinin söz konusu olabildiğini dile getirdi.    Atalay’ın verdiği bilgiye göre; UVA ve UVB ışınları yıllar içinde retina tabakasına zarar vererek yaşa bağlı makula dejenerasyonu oluşumuna zemin hazırlayabilir. Ayrıca göz yüzeyini kaplayan zar dokusu (konjonktiva) güneş ışınlarının etkisiyle gözün saydam tabakası olan kornea yüzeyine doğru büyüme göstererek pterjium adı verilen hastalığa sebep olabilir. Güneş ışınları dış ortama açık her dokuda olduğu gibi gözde ve göz çevresinde deri kanserlerine sebep olabilir. Güneş hassasiyeti fazla olan kişilerde gözlerin fazla kısılması kazayağı oluşumu gibi kozmetik problemleri de tetikleyebilir. Çocukların da gözlerini güneş ışınlarından korumak önemli; zira erken yaşta maruz kalınan güneş ışınları katarakt, makula dejenerasyonu, pterjium hastalıklarının riskini artırır.    GÖZLÜĞÜN KORUMA FAKTÖRÜ NASIL OLMALI? NEYE GÖRE BELİRLENMELİ?   Güneş koruma faktörünün, gözlük camının UVA ve UVB ışınlarının yüzde kaçını engelleyebildiğiyle ölçüldüğünü belirten Dr. Atalay, “Gözlük camınızda en az %60 UVA ve %70 UVB koruması olmalıdır. Yaşam stilinize, ışık hassasiyetinize, cilt tonunuza ve göz renginize göre piyasada koruma faktörü %100’lere kadar çıkabilen güneş gözlükleri bulunmaktadır” dedi.  AÇIK RENK GÖZLÜLER KORUMA FAKTÖRÜ YÜKSEK GÖZLÜKLER TERCİH ETMELİ   Gözün iris tabakası fazla güneş ışınının göz içerisine girmesini engelliyor. Açık renk gözlü insanlarda iris tabakası daha ince ve pigment miktarı daha az olduğu için açık renk gözlülerde ışık hassasiyeti ve güneş ışını ile ilişkili rahatsızlıkların oluşma riski daha fazla. Açık renk gözleri olanların yüksek koruma faktörlü güneş gözlükleri tercih etmesi gerektiğini belirten Dr. Atalay, “Sanılanın aksine camların koyu olması güneş ışınlarını daha iyi süzdüğü anlamına gelmez” dedi ve ekledi:    “Zira güneş koruması camın renginden değil; camlara eklenen özel bir kimyasal madde ile sağlanır. İdeal olanı cam rengine bakmaksızın UVA ve UVB ışınları %100’üne kadar bloke eden gözlükleri tercih etmektir. Öte yandan camın rengi araç kullanımı gibi bazı fonksiyonları kısıtlayabileceğinden dikkatli seçim yapılmalıdır.”    ÇOCUKLARA GÜNEŞ GÖZLÜĞÜ ALIRKEN NELERE DİKKAT EDİLMELİ?   Çocuklarda kelebeksiz, burun kökünü geniş bırakan plastik çerçevelerin tercih edilmesini öneren Dr. Atalay’ın aktardığına göre, kolay kırılmayan camların tercih edilmesi olası kaza durumunda olumsuz tabloların ortaya çıkmasını engelliyor. Yanı sıra göz bozukluğu olan çocuklarda numaralı güneş gözlükleri tercih edilmeli; böylece hem görme düzeyi artıyor hem de güneşten koruma sağlanıyor.

Haberler
15 Haziran 2017 - 12:33
Uzmanlardan yoğurtta hijyen uyarısı

Uzmanlardan yoğurtta hijyen uyarısı

Ankara Üniversitesi Gıda Güvenliği Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Nevzat Artık, AA muhabirine, yoğurdun, içerdiği mineral, vitamin ve diğer besin ögeleri açısından son derece faydalı olduğunu söyledi. Artık, "Ev tipi veya endüstriyel yoğurt arasında yapılan işlemlerde, dolayısıyla besin içeriğinde temelde bir farklılık bulunmuyor. Sanayi üretimi yoğurt yapımında sadece süt ve yoğurda dönüşümü sağlayan yararlı bakterilerden oluşan kültür (yoğurt mayası) kullanılıyor." dedi. Yoğurdun güvenilirliğinin üretim koşullarına bağlı olduğuna dikkati çeken Artık, kamuoyunda ev tipi ve endüstriyel yoğurtlarla ilgili "güvenilir" ve "güvenilmez" diye iki farklı algı oluşturulduğunu anlattı. Artık, yoğurdun yapılacağı sütün sağlıklı hayvanlardan ve hijyen kurallarına uygun şekilde elde edilmesinin önemine vurgu yaptı. Sütün temin edildiği hayvanın bulaşıcı hastalıklara yakalanması, iyi yemlerle beslenmemesi ve sütün hijyen kurallarına aykırı şekilde elde edilmesi halinde hastalık yapıcı mikroorganizmaların süte geçebileceğini dile getiren Artık, "Dolayısıyla bu koşullarda üretilen sütten elde edilecek yoğurt da güvenli olmaz. Her şey uygun olsa bile sağım sonunda çiğ süt, uygun koşullarda muhafaza edilmez ve nakli yapılmazsa insan sağlığına zararlı hale dönüşebilir." diye konuştu. "Hijyene dikkat edilmezse sağlık için tehdit olur" Ankara Üniversitesi Gıda Güvenliği Enstitüsüsü Müdür Yardımcısı Prof. Dr. Ufuk Tansel Şireli de "ev tipi yoğurt daha sağlıklıdır" şeklinde bir algı olduğuna işaret ederek, "Hangi hayvandan hangi koşullarda elde edildiği belli olmayan sokak sütlerinde hiçbir yasal denetim uygulanmıyor. Üstelik bu ürünler 'organik' denilerek daha pahalıya satılıyor." diye konuştu.Şireli, sütten yoğurt yapılırken ev ortamında parmakla sıcaklık kontrolü yapıldığını ifade ederek, "El hijyenine dikkat edilmemişse, süte geçen mikroorganizmalar yoğurt üretimi boyunca hızla gelişir, çoğalır ve insan sağlığı için risk oluşturur." dedi.

Haberler
19 Aralık 2016 - 16:54
Uzmanlardan uyarı: 'Kış lastiği değişimi son güne bırakılmamalı'

Uzmanlardan uyarı: 'Kış lastiği değişimi son güne bırakılmamalı'

Sürücülerin uyması gereken kuralları uzmanlar açıkladı. Lastik Sanayicileri ve İthalatçıları Derneği (LASİD) Genel Sekreteri Bahadır Ünsal, yaptığı yazılı açıklamada, Ulaştırma Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığı genelgesiyle ticari araçlarda zorunlu hale gelen kış lastiği uygulamasının 1 Aralık'ta başlayacağını hatırlattı. KIŞ LASTİĞİ UYARISI Gerekli önlemler alınmazsa kış aylarında araç kullanımının zor olduğunu ve risk taşıdığını belirten Ünsal, "Kışın lastiği kış lastiğidir. Kış koşullarında karlı ve buzlu yola özel olarak hazırlanan lastikler, daha fazla yol tutuşu ve daha kısa fren mesafesi sağlayarak kazaları önemli ölçüde azaltır. Kış lastiği trafiğin akıcı ve güvenli olmasına katkı sağlar." dedi. Kış lastiği farkındalığının son yıllarda önemli ölçüde arttığına değinen Ünsal, zorunluluk kapsamında olmasalar da binek araçlara da kış lastiği takılması önerisinde bulunduklarını söyledi. Ünsal, "Mecburi olsun olmasın, trafiğe çıkan bütün araçlara kış lastiği takılmasını tavsiye ediyoruz. 1 Aralık yaklaşıyor. Kış lastiği değişimlerinin son güne bırakılmamasında fayda var." diye konuştu. Kış lastiğinin 7 derece altındaki hava koşullarına uygun olarak tasarlandığını aktaran Ünsal, doğru lastiğin güvenli sürüşün baş şartı olduğunu, yanlış lastik seçimi ve kullanımının ise trafik kazalarına yol açabileceğini ifade etti. UZMANLARDAN TAVSİYELER Bahadır Ünsal, "Kış lastiklerine alternatif olarak gösterilen zincir kullanımı, araçların lastik ve mekanik aksamına zarar verdiği için sadece zorunlu durumlarda ve mümkün olan en kısa sürede kullanım için tavsiye edilmektedir." Ünsal, kış lastiği alırken ve kullanırken dikkat edilmesi gerekenlere ilişkin, "Kış lastiklerinin, otomobilinizin 4 pozisyonunda birden kullanılması gerekir. Araçta sadece 2 lastiğin kış lastiği olması, ani frenleme ve viraj alma gibi manevralar sırasında aracın kontrolünü zorlaştırır. Kış lastiklerini yaz lastiklerinden ayırt edebilmek için yapısal farklılıklarının yanı sıra yanaklarındaki markalamaya dikkat etmek gerekir. Çamur&Kar (M&S), M+S ve Snowflake veya Snowflake sembollerinden herhangi biri lastiğin yanağında varsa kış lastiğidir." ifadelerini kullandı.

Haberler
08 Kasım 2016 - 12:24
Uzman erbaşlara emeklilik müjdesi geldi

Uzman erbaşlara emeklilik müjdesi geldi

Olağanüstü hal (OHAL) kapsamında yayınlanan 676 sayılı kanun hükmünde kararname (KHK) ile uzman erbaşların emeklilik sürecinde yaşadığı hak kaybı, sözleşmenin sona erme yaşının 45'ten 52'ye çıkarılmasıyla önemli ölçüde giderildi. Uzmanlar Derneği (UZ-DER) Başkanı Yakup Toprak, yaş sınırı ile ilgili düzenlemeye ilişkin AA muhabirine açıklamalarda bulundu. KHK ile yapılan düzenleme ile uzman erbaşların büyük bir mağduriyetlerinin giderildiğine dikkati çeken Toprak, önceki düzenlemeye göre 45 yaşına gelen uzman erbaşların, sözleşmelerinin yenilenmesi yerine sivil memur olarak emekliye sevk edildiklerini, bu nedenle birçok mali haktan yararlanamadıklarını söyledi. Yeni uygulama sayesinde uzman erbaşların hak kaybına uğramadan sivil memur değil "asker" olarak emekliye ayrılabileceklerini kaydeden Toprak,"Uzman erbaşların emeklilik işlemi uzun zamandan beri ciddi bir sorun olarak karşımızda duruyordu. Bu nedenle 52 yaş uygulaması, bu sorunun giderilmesi için önemli bir adım oldu. Bu uygulama aynı zamanda kadro için de büyük bir adım olacaktır. Dernek olarak hükümetin bu adımını yerinde buluyor ve önemsiyoruz." dedi. "AK PARTİ İLE ÖZLÜK HAKLARA İYİLEŞME YAPILDI" Toprak, Türk Silahı Kuvvetleri (TSK) mensupları içerisinde uzman erbaşların önemli bir orana sahip olduğunu, ordunun her kademesinde görev yapmalarına rağmen AK Parti hükümetlerine kadar özlük hakları noktasında beklentilerine yeteri kadar cevap bulamadıklarını söyledi. Geçmiş yıllarda sözleşme gereği 45 yaşını dolduranların ordu ile ilişiğinin kesildiğini hatırlatan Toprak, dernek olarak 45 yaşını doldurduğu halde pirim gün sayısı nedeniyle emekliye ayrılmayanların sivil memurluğa alınması teklifini sık sık gündeme getirdiklerini kaydetti. Hükümetin buna olumlu cevap vererek, sivil memurluk uygulaması başlattığını ifade eden Toprak, "Ancak bu uygulamanın sonunda emeklilik sürecinde yeni sorunlarla karşılaştık. Sivil memur olarak emekliye ayrılan uzmanlar bu sefer de ek gösterge ve diğer mali imkanlardan yararlanamadılar çünkü kaç yıl sivil memuriyet yapmışsa o süre üzerinden emeklilik işlemleri yapıldı. Bu işlem de hak kaybını beraberinde getirdi." diye konuştu. "ULUSAL GÜVENLİĞİN SÖZLEŞMESİ OLMAZ" Toprak, uzman erbaşların, 52 yaş düzenlemesinin pratiğe nasıl yansıyacağını merakla beklediklerini aktararak, "52 yaş uygulamasını büyük bir sevinçle karşıladık ancak nasıl uygulanacağı noktasında tam bir bilgiye sahip değiliz. 45 yaşını dolduran uzmanlar, 52 yaşına kadar ellerinde silah arazide mi olacak, yoksa daha mobilize bir görev mi yapacaklar ya da karargahlarda astsubay yardımcılığı gibi bir idari sorumluluk mu üstlenecekler, bunu da bekleyip göreceğiz." ifadelerini kullandı. Son genel seçimden sonra uzmanların ek göstergelerinin 3 bine çıkarıldığını, 52 yaş düzenlemesi ile kadroya bir adım daha yaklaştıklarını hatırlatan Toprak, "Şunun çok iyi bilinmesi gerekiyor, ulusal güvenliğin sözleşmesi olmaz. Canı pahasına vatanını koruyan uzmanlara neden kadro verilmesin ki? İşlerini yaparken 'gelecek yıl sözleşmem uzar mı' endişesini yaşamasınlar istiyoruz." dedi. "EĞİTİM OKULLARIYLA VERİMLİLİK ARTAR" Türkiye'nin son yıllarda profesyonel orduya geçişi için önemli adımlar attığını, bu girişimlerin yakın bir zamanda önemli başarıları beraberinde getireceğinin altını çizen Toprak, şunları kaydetti: "Bu süreçte uzman erbaş uygulamasını yaygınlaştırmak için sürekli alımlar yapılıyor. Bu çocukların sahada daha çok verimli olabilmeleri için mesleki eğitim okulunun açılmasının yerinde olacağını düşünüyoruz. Zira mevcut durumda uzman erbaşlar üç aylık bir eğitimden geçiriliyor. Bu sürede aldığı bilgi, birikim ve savaşma deneyiminin yeterli olmayacağı kanısındayız. Madem profesyonel ordu sistemine geçiyoruz bunun için uzman erbaşların en azında bir yıl muharebe eğitiminden geçmesi gerekiyor. Zira daha önce faaliyet gösteren jandarma uzman okullarında eğitim süresi bir yıldı."

Haberler
07 Kasım 2016 - 21:52
Uzmanlar uyarıyor, milyonlar tehdit altında

Uzmanlar uyarıyor, milyonlar tehdit altında

Kredi kartı dolandırıcılığında ATM'den kart kopyalama şimdilerde POS cihazlarına sıçradı. Gelişen teknoloji sayesinde kart okuyucular, bu makinelere yerleştiriliyor ve kayıt altına alınan bilgilerle kartınızdan işlem yapılıyor. Buradaki kilit ve dikkat edilmesi gereken hassas nokta, vatandaşın kartından çekilen paraların 15 veya 50 lira gibi küçük rakamlar olması. BELKİ DE YILLARDIR KARTINIZDAN PARA ÇEKİLİYOR Son yıllarda kartınızdan yapılan yüksek tutardaki harcamalar mesajlar size bildirilince dolandırıcılar küçük rakamlara yöneldi. Ayrıca birçoğumuz kart ekstremizde yazan ufak rakamlara dikkat etmiyor, kimi zaman da 'Harcamışımdır' diyerek geçiştiriyoruz. En sık görüldüğü alan ise telekomünikasyon ve gıda sektörleri. Piyasada 'parça kontör' (Yeni haliyle lira yükleme) ve yemek siparişlerinde kullandığınız kredi kartı poslarından kopyalanıyor. Uzmanlar bu dolandırıcılık yöntemin tüm sektörlerde görüldüğünü paylaşıyor. Alışveriş yaptığınız bakkaldan kırtasiyeciye kadar herkes bu sahtekarlığa başvurabilir. KONTÖR YÜKLEYEN PİZZA SİPARİŞ EDEN DİKKAT Örneğin, küçük restoranlardan kurumsal firmalara kadar burada çalışan kuryelerin bu yönteme başvurduklarını öğreniyoruz. Büyük firmalar da bayilik ya da franchise usulü çalıştıkları için ünlü fast-food markalarında bile bu durum yaşanıyor. Genelde de ilgili firmanın haberi bile olmadan teslimatı yapan kuryelerin bu yola başvurduğunu öğreniyoruz. Kimi zaman POS'u kullanan kişiler ya da firma elemanları arka taraftaki kartın CVC kodunu siz fark etmeden kaydediyor ve sonrasında alışveriş yapıyorlar. Bu yöntemde karttan nakit para çekilmiyor. Bizzat onu kullanmışsınız gibi 2 günde veya haftada bir ufak meblağlar çekiliyor. Peki ama bu kadar küçük ücretler ne işe yarar diye bir soru akla gelebilir. Uzmanlara göre bir POS cihazından binlerce insanın kartı kopyalanabilir ve sadece bin kişiden 10 lira çekilse ayda 10 bin lira yapar. Milyonlarca tüketici tehdit altında olduğu için bu rakamın milyonlarca lirayı bulduğu tahmin ediliyor. 24 SAATTE BİLDİRİM YAPMAK ÖNEMLİ Tüketici Sorunları Derneği Onursal Başkanı Aydın Ağaoğlu, son yıllarda artan bu tür dolandırıcılık işlemlerine karşı Yargıtay'dan karar çıktığını ve sorumluluğun bankalara ait olduğunu belirtti. Bankaların artan güvenlik önlemleri ve denetimlerine karşı dolandırıcıların küçük meblağlar ile para çekmek yoluna başvurduklarını dile getiren Ağaoğlu, “Milyonlarca tüketici tehdit altında ve sayıları her geçen gün artıyor. Karşımızda organize bir yapı ve büyük bir dolandırıcılık şebekesi var. Küçük rakamlar sayesinde bir taşla birden çok kuş vuruyorlar“ dedi. Ağaoğlu, tüketicileri yaptıkları taksitli taksitsiz alışverişlerin faturası ve kredi kartı ekstresini kontrol etmesi konusunda uyarıyor. 5464 sayılı kanunun 12. maddesi gereğince kartın haksız ve hukuka aykırı kullanımından dolayı tüketicilerin bankaya bildirim yapabileceğini söyleyen Ağaoğlu, "O andan itibaren son 24 saatlik dilimdeki sorumluluğunuz sadece 150 liradır. Ancak küçük rakamlardan dolayı bankadan bildirim gelmeyince toplamda yüksek tutarlara ulaşan bu harcamalara yönelik itiraz yapılmıyor veya yapılamıyor" şeklinde konuştu. SORUMLULUK BANKALARA AİTTİR Atlasglobal Fraud- Chargeback Müdürü ve Bilirkişi.Net Çözüm ortağı İbrahim Kudret Elçiboğa bu durumu şöyle anlatıyor: “POS'da işlem yapan kişi cebinde taşıdığı mini bir kart okuyucu yani ”Card Reader” denilen sistemi kullanır. Bunun yanında POS'a ilave mini bir kart oyucu takılması ile kartların üzerindeki manyetik şerit kopyalanıyor. Bu ilgili alanın boş karta yazarak kopya kart üretiyorlar. Kart sahipleri, bankaya ulaşmalıdır ve itiraz dilekçesi iletmelidirler. Bu dolandırıcılık nedeniyle oluşan zararlarının mali sorumluluğu bankaya aittir."

Haberler
24 Ekim 2016 - 09:33